Seni üzüyor muyum? / Çiğdem Toskay

Geçenlerde birisi sordu bana, “seni üzüyor muyum?” O an zihnimde binlerce havai fişek, düşüncelerim ışık oldu söndü, tekrar yandı tekrar kül oldu. Aklımın ortasında koskoca bir boşlukla kala kaldım.

Aradan birkaç gün geçti. Usulcacık sordum kendime. “İnsan birisini üzebilir mi?” Cevap çok kesin ve net geldi, üstelik de çarçabuk: “İnsan ancak kendi kendini üzer.”

Sonra bir boşluk daha…

Derken Perşembe akşamı tai-chi dersinin ilk yirmi dakikasında bir soru daha ve ardından gelenlerle baş başa kaldım. “İnsan nasıl üzülür?” Cevap yine çok çabuk ve şak diye geldi, dolanmadan bulanmadan.

“Çok düşününce.”

“Nasıl düşününce?”

“Her şeyi kendince yönetmek isteyip buna dair düşününce ve derin bir tatminsizlik hissedince…”

Bu arada sonsuzluk sütununa yaslanmış duruyoruz ve zihnim çığlıklar atıyor. Çok yorucu, çok sıkıcı, çok terledin, çok da çoook! Hocanın sesi duyuluyor, “Zihniniz isyan edecek, tam da şimdi, dayanmaya çalışın! Bırakmayın! Nefesinize odaklanın!” Devam ediyoruz. Nefesimi izlemeye yöneltiyorum zihnimi, onun istediği altı üstü bir oyuncak, meşgul olacak bir şeyler. Dikkatim nefesimde, sanki zihnimin sinir yollarından daha mı az rahatsızlık mesajı ulaşıyor merkezime, takip etmenin ve didiklemenin ucunu mu bırakıyorum, yoksa bedenim alışıyor mu? Acaba ikisi de aynı anda olabilir mi? Sonra ağaç duruşlarından birindeyiz, zihnim yine isyanlarda çünkü kollarımı taşımakta zorlanıyorum. Başka duygular yükseliyor, yerçekimi bana bedenimi inanılmaz ağır, külçe gibi hissettiriyor. Aslında ağır olan düşüncelerim mi?

Önce isyan, sonra hafif kızgınlık, sonra üzüntü. Evet, üzülüyorum. Bedenim istediğim gibi, ya da şöyle diyelim, zihnimde kurguladığım gibi hissetmediği ve davranmadığı için! Ne kadar anlamsız, hatta komik! Bu arada kollarımı hareketsiz öylece havada bir ağacın dalları gibi öne uzatmışım, hayalimdeki ağaçlara sarılıyorum, duruşu koruyorum ve içinde fikirlerim, varlığım ufak tefek kıpırdanıp duruyoruz. O kadar mikro hareketler ki bunlar, duruşun içinde hareket etmek ilginç. Aklıma ağaç olmak ne kadar da zormuş diye bir fikir geliyor. Sonra da köyde yukarıdaki Karaçam ormanında sert rüzgardan kürdan gibi kırılmış koca koca çamların dallarını hatırlıyorum. Aslında ağaç olmanın rüzgara ve dışarıya karşı son derece vakur ve oldukça da sabit bir duruş tutturmak olduğunu, yine de fırtınalara ve doğanın başka yıpratıcı dış etkilerine karşı küçük hareketlerle gövdelerinin şekillendiğini fark ediyorum. Kabuğun kalınlığı, öz, su ve büyümenin dinamiği, kalitesi, yaş halkalarının arasının açıklığı ya da sıklığı… Zamanın göreceliliğine dokunuyoruz bir ağaca sarılınca.

Hayat istediğimiz gibi gitmez. Mülkiyet bir hayal. Her şehrin surları yıkılmak ve geçilmek için. En iyi savunma savunmasızlık. Belki de ilk defa ağaçlar yerine suyu düşünmeye başlıyorum. Dağlar yerine nehirleri. Bulanmadan dolanmadan her şeyin, herkesin, hayatın içinden akıp gidebilmenin bilgeliğine yabancıyım, yolculuklara çıkmaya hazır.

Dersi tamamlarken tekrar aynı soru çınlıyor kulaklarımda… “Seni üzüyor muyum?”

Cevabım çok net bir hayır.

Peki ben kendi kendimi üzüyor muyum?

Cevabım çok net bir evet.

Üzmemin ve üzülmemin bir faydası var mı?

Yok.

Böylece kendimi üzecek miyim?

Hayır.

Sanki mevsimin ilk denizine giriyorum ve kendimi sulara bırakıyorum. Su henüz serin ve beni kendime getiriyor, fark ediyorum ki ne içindeyim ne de dışında. Nasıl suyu ele geçirmem mümkün değilse, benim de ele geçmeyen bir yanım var, ne bana ne hayata kendini teslim etmeyen, yönetemediğim, ancak ve ancak onunla dost olmayı deneyebileceğim.

Yavaşlıyorum, yavaşlıyoruz… Nefesimin sesi…

https://talasanayoga.com/

Bu yazıya oy verin

SİZ DE FİKİLERİNİZİ PAYLAŞABİLİRSİNİZ.